AİT OLMAK YA DA OLMAMAK

AİT OLMAK YA DA OLMAMAK

Aidiyet kavramını bazen dahil olmakla karıştırıyoruz. Bir grupta bulunmakla "ben bu grubun bir parçasıyım" diyebilmek aynı şey değil. İnsan için en temel ihtiyaçlardan biri olarak kabul edilen aidiyet, aslında bulunmakla değil hissetmekle ilgili.

Kabul edilme isteği, görülme ihtiyacı, kendin olamama korkusu... Bunlar yalnızca bir mekânda bulunarak ya da bir topluluğun içinde yer alarak ortadan kalkmıyor. Bu yüzden insan bazen kalabalıkların ortasında da yalnız hissedebiliyor.

Bazen küçük aidiyetlerimiz olur. Bir koltuk, bir kahve fincanı, günün belli bir saati ya da belirli bir insan. Küçük görünürler ama ruha iyi gelirler. Çünkü aidiyetin büyüklükle pek ilgisi yoktur. Çok sayıda insanın arasında olmak da tek bir kişinin yanında olmak da aynı hissi yaratabilir; ya da hiçbir şey hissettirmeyebilir.

Belki de mesele ne istediğini bilmek ve bunu saklamak zorunda kalmamaktır. İsteklerinin, düşüncelerinin ve bazen sessizliğinin bile anlaşılabildiği yerde insan ait hissetmeye başlar. Bir yere ya da birine olması fark etmez; sağlıklı olduğu sürece.

En basit örneği birlikte yenilen bir yemekte görebiliriz. Aynı masada oturmak aidiyet yaratmaz. Rahat değilsen, kendin gibi davranamıyorsan, sürekli ölçüp biçiyorsan o yemek sadece bir ihtiyacın giderilmesine dönüşür. Ama huzurluysan, görülüyor ve kabul ediliyorsan, kaygısız iletişim kurabiliyorsan aynı masa bambaşka bir anlam kazanır.

Kimine göre özgürlük bağlardan uzak durmaktır, kimine göre ise bağ kurabilmektir. Erich Fromm'a göre insan hem bağ kurmaya hem de özgür olmaya ihtiyaç duyar. Yani insan hem ait hem özgür olmak ister. Birbirine zıt gibi görünen bu iki ihtiyaç aslında birbirini tamamlar.

Belki de insanın gerçekten ait olduğu yer; bağ kurabilmek için kendinden vazgeçmek zorunda olmadığı yerdir. Çünkü aidiyet, bir yere sığmak değil, olduğun kişi olarak orada kalabilmektir.