Fark ettiniz mi? Artık hiçbir şeyin bitmesini bekleyemiyoruz.
Bir videoyu normal hızında izlemek ağır geliyor, bir kitabın sayfalarını sakince çevirmek zaman kaybı gibi görünüyor, kırmızı ışıkta beklenen o 45 saniye bile sanki ömrümüzden çalınan devasa bir parça gibi hissettiriyor. Herkes bir yere yetişme telaşında, herkes bir sonraki adımın peşinde.
Peki, tam olarak nereye yetişmeye çalışıyoruz?
İnsan zihni uzun zamandır garip bir illüzyonun esiri: "Şu iş bir bitsin, rahatlayacağım. Şu dönemi bir atlatayım, derin bir nefes alacağım." Oysa o iş biter, o dönem atlatılır ve yerini hemen yeni bir koşturmaca alır. Çünkü mesele varılacak yerin yoğunluğu değildir; mesele, durmayı unutmuş olmamızdır.
Sabırsızlık; içinde bulunduğun anı yok sayıp, zihnini sürekli "sonrası" ile meşgul etme hastalığıdır.
Bir fincan kahveyi tadını çıkararak içmek yerine, bardağın dibini bir an önce görmek istemek gibidir bu. Yürürken bastığın toprağı, geçtiğin sokağı hissetmek yerine, sadece varacağın adrese odaklanmaktır. Sonucunda ne olur biliyor musun? Yolları yürürsün, hedeflere varırsın, kutulara tik atarsın ama günün sonunda elinde kocaman bir "hiçlik" kalır.
Çünkü hayat, vardığın duraklarda değil; o duraklar arasında geçen zamanda yaşanır.
En acısı da şudur: Acele ettikçe zamanı kazandığımızı sanırız. Oysa tam aksine; acele etmek, zamanı tüketmenin en hızlı yoludur. Yaşadığın anın hakkını vermeden bir sonraki ana atladığında, geride yaşanmamış onlarca gün bırakırsın.
Bir meyvenin olgunlaşması zaman alır. Bir yaranın kabuk bağlaması zaman alır. Güvenin kurulması, bir fikrin demlenmesi, bir insanın kendini bulması zaman alır. Doğadaki hiçbir şey acele etmez, ama her şey vaktinde tamamlanır. Sadece insan, doğaya ve zamanın kendi ritmine direnmeye çalışır.
Bugün kendine bir bak. Nereye koşuyorsun? Neyi kaçırmaktan korkuyorsun?
Zamanı hızlandıramazsın. Ama o hırsın ve sabırsızlığın yüzünden, avucunun içinden akıp giden kendi hayatını izlemekle yetinirsin.
Yani bazı şeyler hızlandıkça çoğalmaz; aksine, tükenir.