Bir önceki yazımda( Ata Tohumu) bize miras kalan şeylerin sadece genler olmadığından bahsetmiştim. Davranışlar, korkular, sevgiyi gösterme biçimimiz… Hepsi bir yerlerden bize ulaşıyor. Ama aktarılan bir şey daha var.
Sesler.
Ve sesler sadece nasıl konuştuğumuzu değil, nasıl düşündüğümüzü de etkiliyor.Bir düşünceye ilk ne zaman inandığımızı çoğu zaman hatırlamayız. Çünkü bazı fikirler bir anda gelmez. Yavaş yavaş yerleşir. Tekrar edilir, normalleşir, sorgulanmaz. Dönüp baktığımızda onları savunurken buluruz kendimizi.
Zihnimiz uzun süre taşıdığı her düşünceyi kendinden sanmaya meyillidir. Ayıpladığımız şeyler, doğru sandıklarımız, sevgi olarak adlandırdıklarımız… Çoğu bize ait değil ve kendimize ait olduğunu sandığımız inançlarımızın ağırlığı altında eziliyoruz.
Bize ait olmayan bir düşünceyi kendi doğrumuz sandığımızda, onu sadece yaşamıyoruz; başkalarından da aynı doğruya uymasını bekliyoruz.
Hem o inanç doğrultusunda ilerlemeye çalışıp hem de başkalarının yoluna taş koyuyoruz.
Bence en büyük yanılgımız burada başlıyor. Düşüncelerimizi sorgulamayı, onlardan vazgeçmek sanıyoruz. Oysa sorgulamak; onları reddetmek değil, nereden geldiklerini anlamaya çalışmak. Çünkü bir düşüncenin kaynağını bilmeden, onun gerçekten bize ait olup olmadığını da bilemeyiz.
Kendimizi tanımak aynaya bakmak kadar basit değil. Zihnimize bakmayı da gerektiriyor. Yıllardır doğru bildiklerimizi, kendimize söylediğimiz cümleleri, hiç sorgulamadan savunduğumuz fikirleri…
Ve bazen en çok savunduğumuz şeyler, en az bize ait olanlar oluyor.
Bugün savunduğun kaç düşünce gerçekten sana ait?