YARININ BİLİNMEZLİĞİ

Henüz yaşanmamış bir gün hakkında konuşalım. Sabahına mutlu uyanmak da mümkün, umudumuzun tükendiğini sandığımız bir güne başlamak da. Hayatımızın büyük kısmını henüz yaşanmamış bir güne hazırlanarak geçiriyoruz. Bugünü yarının ihtimallerine emanet ediyor, belirsiz bir yolda ilerliyoruz.

Belki de bu yüzden günümüzün en görünmez yükü kaygı. Çalışıyoruz, okula gidiyoruz, hayaller kuruyoruz; henüz ne olacağı belli olmayan günler için yoruluyor, üzülüyor ve kendimizi tüketiyoruz. Oysa yaşanmış günlerde de aynı acıları, aynı hayal kırıklıklarını, aynı sevinçleri yaşıyoruz. Peki daha gelmemiş bir günün yükünü bugünden taşımak neyi değiştiriyor?

Ben buna zamansal cahillik diyorum. Geleceği bilmediğimizi bildiğimiz hâlde, onu biliyormuş gibi yaşamamız. Daha yazılmamış bir hikâyenin sonunu kendi korkularımızla tamamlamamız. “Olmayacak”, “başaramayacağım”, “hep böyle kalacak” dememiz. Oysa bunların hiçbiri bilgi değil; yalnızca belirsizliğe verdiğimiz isimler.

Belki de insanın en büyük yanılgısı, kontrol edemediği zamanı düşünerek kendini kontrol ettiğini sanmasıdır. Kaygı hiçbir yarını güvence altına almaz ama bugünü kolayca elinden alır. Sessizce yerleşir, sonra da yaşanmamış bir günü sanki çoktan yaşanmış gibi ağırlaştırır.

Bu yüzden mesele kaygıyı tamamen yok etmek değil, onun bizi yönetmesine izin vermemektir. Çünkü yarına zaten hazırlıksız gidiyoruz. Bir de zihnimizde kurduğumuz felaketlerle yolumuzu kararttığımızda, aslında geleceğin değil kendi tahminlerimizin esiri oluyoruz.

Belki de yarının en güzel tarafı bilinmez olmasıdır. Çünkü henüz yaşanmamış bir gün, yalnızca korkularımızı değil, bütün ihtimalleri de içinde taşır. Ve bazen insanı hayatta tutan şey, bildikleri değil; hâlâ bilmedikleridir.