KİME GÖRE, NEYE GÖRE?
Bir insanı yargılamak, kendi hayatımızla yüzleşmekten her zaman daha zahmetsizdir.
Çevremizdekilerin ilişkilerindeki çatlakları konuşurken kendi yalnızlığımızı teğet geçeriz. Bir başkasının başarısızlığını eleştirirken kendi ertelediklerimiz akla gelmez. Yanımızdakinin hatasını kendi eksiklerimizle tartıp kendimizi avutmak, o an için en kolay kaçış yoludur.
Bir başkasının hikâyesine mercek tutarken, aslında kendi gölgemizden kaçarız. Üstelik bunu çoğu zaman farkında olmadan yaparız.
Kimin ne giydiğini, kimin kiminle olduğunu, kimin ne kadar kazanıp neden kaybettiğini ezbere biliyoruz. Dışarıya dair söylenecek bitmeyen cümlelerimiz var; fakat sıra kendi aynamıza geldiğinde kelimeler birden tükeniyor.
Oysa başkalarının hayatı, bizim hatalarımız için bir aklanma alanı değildir. Birinin mutsuzluğu bizi daha mutlu yapmadığı gibi, birinin yanlış kararı da bizim yolumuzu doğru kılmıyor. Kendimiz dışındakileri ölçüt alarak kendi yaşamımıza bir değer biçemeyiz.
Asıl mesele tam da burada başlıyor: Çevreye biçtiğimiz o elbiseleri, harcadığımız o mesaiyi; uzun zamandır görmezden geldiğimiz kendi gerçeklerimize ayırsak neyle karşılaşacağımızı bilmiyoruz.
Belki de birini tartmadan önce durup sormak gerekiyor: Ben gerçekten onun hikayesini mi merak ediyorum, yoksa sırf kendi hayatımla yüzleşmekten çekindiğim için mi ona bu kadar dikkat kesildim?
Başkalarının hayatına figüran olup eleştirmek kolay. Zor olan, başrolünde durduğumuz kendi hikâyemizin eksik sahneleriyle yüzleşebilmektir.
Kendimizi başkalarının senaryosuyla aklamayı bırakıp kendi sahnenin ışıklarını yakmaya hazırsan, sıra bu haftanın sorusunda:
Kime göre, neye göre?