İnsan en çok kendi sesine sağır, kendi ışığına körleşmeye meyilli bir varlık. Aynanın karşısına geçtiğimizde gözümüzün ilk çarptığı yer; eksiklerimiz, pürüzlerimiz ve bir türlü sığdıramadığımız keşkelerimiz oluyor. Kendimizle baş başa kaldığımızda, kendi iç dünyamızın dikiş izlerini ve bocalayan hallerimizi izliyoruz.

Sonra kafamızı kaldırıp dışarıya bakıyoruz.

Dışarıdaki herkes, kendi hayatının en kusursuz fragmanını yayınlıyor. Herkes ne kadar yetkin, herkes ne kadar kararlı… Sesini yükselterek anlattıkları başarı hikâyelerinin arkasında; gece yarısı çöken o sessiz şüpheleri, içten içe yaşadıkları yenilgi hissini kimse göstermiyor. Biz ise başkalarının özenle seçip anlattığı o parlak hikâyelere bakıp, kendi sessizliğimizden utanıyoruz.

İşte insanı içten içe çürüten o görünmez haksızlık tam da burada başlıyor.

Meziyet ile eziyet arasındaki mesafe sanıldığı kadar uzak değil; aksine tek bir paranteze, tek bir farkındalığa bakıyor. Kendimize ait olan o benzersiz nitelikleri görmezden gelip başkalarının anlatılan hayatlarıyla kendimizi tartmak, bu hayatta kendi ruhumuza uygulayabileceğimiz en acımasız eziyettir. Başkalarının sakladığı gölgeleri görmeyip, sadece kendi gölgemizden korkarak köşeye çekilmek… Kendimize "yetersizim" etiketini yapıştırıp kendi potansiyelimize kilit vurmak…

Oysa durup sormak gerekiyor: Başkaları gerçekten kusursuz oldukları için mi eksiksiz görünüyor, yoksa zayıflıklarını gizlemeyi bizden daha iyi becerdikleri için mi?

Bir insanın kendi değerini, başkalarının dile getirmediği kusurlarının gölgesinde kaybetmesi bir mütevazılık değil; kendine yaptığı bir haksızlıktır. Kendi içindeki o cevheri fark etmek, kendi meziyetine sahip çıkmak bir kibir değil; insanın kendi varlığına borçlu olduğu en temel öz saygıdır.

Başkalarının parıltılı sahnelerini izlemeyi bıraktığımız gün, o parantez kapanacak.

Eziyet bitecek; geriye sadece senin fark etmekte geç kaldığın meziyetlerin kalacak.