İnsan en çok nereden vurulur biliyor musunuz? Hiç karşılık beklemeden kucak açtığı birinin, gün gelip o kucağı kendi boynuna sarılan bir ilmeğe dönüştürmesinden. Kendimizden eksilterek uzattığımız o el, zamanla karşı tarafın tutunduğu bir destek olmaktan çıkıyor; vermeye mecbur olduğumuz yazısız bir borca dönüşüyor.
İşte bu durumun asıl adı: Sınır yoksunluğu.
Biz iyilik yaparken nerede duracağımızı, kendi hayatımızın etrafına çit çekmeyi bilemediğimizde, karşı tarafa da nerede durması gerektiğini gösteremiyoruz. Sınırı çizilmeyen hiçbir iyi niyet, karşı tarafta vicdan ya da teşekkür oluşturmuyor. Aksine, tehlikeli bir alışkanlık yaratıyor. İlk yaptığınızda zarif bir jest olan şey, zamanla karşı tarafın zihninde "zaten yapması gereken" bir hak halini alıyor.
Suistimal de tam olarak bu eşikte başlıyor zaten. Siz sürekli veren taraf olduğunuzda, karşınızdaki insan sizin fedakarlığınızı göreviniz sanıyor. On kez koşup elini tuttuğunuz birinin, tek bir kez yorulup kenara çekildiğinizde size bilediği o öfke bundan işte. O insan artık sizin geçmişte uzattığınız eli değil, o an vermediğiniz "hakkını" görüyor.
Ama dönüp kendimize de bakmamız şart. Karşı tarafın nankörlüğüne kızarken, o kapıyı sonuna kadar aralık bırakanın kendi ellerimiz olduğunu bazen unutuyoruz. Aşırı fedakarlık yapmak aslında kendimizi harcamaktan başka bir şey değil. Sınırı olmayan iyilik, karşı tarafın insafına kalmış açık bir kapıdır. Ne yazık ki insaf da verdikçe büyüyen bir duygu değil.
Öğrenmemiz gereken şey iyilik yapmaktan vazgeçmek değil elbette. Sadece iyiliğin etrafına o görünmez, sarsılmaz sınırları koyabilmek. Çünkü taşıyamayacak insanlara sınırsız iyilikler yüklerseniz, o yükün altında ezildiklerinde ilk kıracakları şey yine sizin yardımsever elleriniz olur.