Yıllardır kulağımıza fısıldanan "Yeterince çabalarsan her şeyi halledersin" ninnisi... Modern dünyanın, o sürekli üreten ve koşmak zorunda hissettirilen insanına yutturduğu en büyük illüzyon belki de.
Çabayı kutsayıp duruyoruz ama hayatın her zaman bizim gayretimizle paralel ilerlemediğini kabul etmek istemiyoruz.
Bazen geceni gündüzüne katar, atılması gereken her adımı atar, bütün doğruları yaparsın. Masadaki dosyalar tamdır, uykusuz gecelerin hakkı verilmiştir ama o kapı yine de açılmaz.
Mülakattan elenen bir gencin ya da dürüstçe çalışıp kepenk indiren bir esnafın yaşadığı gibi; hayat bazen zamanlamasıyla, krizleriyle ve bizim asla müdahale edemeyeceğimiz değişkenleriyle bütün çabamızdan çok daha baskın çıkar.
Her olumsuzluğu “yeterince gayret etmedin” sığlığına bağlamak ise insana yüklenen en sinsi vicdan azabıdır. Bazen olmaz. Ve bunun senin yetersizliğinle hiçbir ilgisi yoktur.
Her şeyi kontrol edebileceğimiz yanılsamasından sıyrıldığımız o ilk an, tuhaf bir hafiflik getirir. Bütün yükün ve akışın tek mimarı olmadığımızı kabullenmek bir teslimiyet değil; aksine zihinsel bir özgürleşmedir.
Hayatın bizden bağımsız yürüyen ritmine saygı duyduğumuzda, omzumuzdaki o görünmez “başarma zorunluluğu” baskısı da dağılmaya başlar.
Peki, sonuç garanti değilse durup kenara mı çekileceğiz? Tabii ki hayır.
İşte tam bu noktada çabanın anlamı değişir. Gayret; artık varılacak hedef için ödenen bir bedel değil, insanın kendine duyduğu saygının bir ifadesine dönüşür.
Sonucu belirleyemeyiz belki ama o yolda nasıl yürüyeceğimizi ve kim olarak kalacağımızı biz seçeriz.
Nihayetinde hayat, bizim yazdığımız senaryoyu oynamak zorunda değil. Bize düşen; kapının açılıp açılmadığına takılmaktan ziyade, o kapının önünde kendi duruşumuzla kalabilmektir.