Dışarıdaki dünyaya karşı ne kadar cömertiz, değil mi?
Tanımadığımız bir garsona gülümserken, bir iş arkadaşımızın aksiliğine sabır gösterirken ya da bir yabancının kapısını tutarken sergilediğimiz o incelikli dil… Gün boyu etrafımıza cömertçe saçtığımız o nezaket, sabır ve özen.
Sonra eve dönüyoruz. Ceketimizi asar gibi, dışarıda giyindiğimiz o kibar insanı da kapının eşiğinde soyunup kenara bırakıyoruz. En yakınımızın, bizi en çok sevenin karşısına geçtiğimizde elimizde kalan tek şey yorgunluk kırıntıları oluyor. Bizi sevenlere sergilediğimiz tahammülsüzlüğü "çok yorgunum" diyerek meşrulaştırıyor; aramızdaki samimiyeti de özen gösterme sorumluluğundan kaçmak için bir sığınak sanıyoruz. Dışarıdaki herkes bizim en iyi, en sabırlı ve en anlayışlı halimizi görüyor. En yakınımız ise o cömertlikten artakalanlarla idare etmek zorunda kalıyor.
Çünkü zihnimizin kuytusunda tehlikeli bir rahatlık var: Nasıl olsa burada. Nasıl olsa beni anlar.
Yakınlığı, özen gösterme yükümlülüğünün bittiği bir konfor alanı sanıyoruz. Karşımızdakinin bizi "her halimizle kabul edeceği" garantisine sığınıyoruz. Ona en törpülenmemiş, en tahammülsüz halimizi sunuyoruz. Oysa bir insanı hayatımızda tutmak, onu kanıksamaktan geçmez.
Bağlar her zaman büyük fırtınalarla kopmaz. Bir insanı yavaş yavaş ve sessizce yok eden şey, dışarıya saçılan o pırıl pırıl nezaketin kendi evinde bir kırıntısına bile rastlayamamaktır. En yakınının gözünün içine bakmayı unutmaktır. Dışarıya gösterdiğimiz o cömert yüz, çoğumuz için sadece onaylanmak adına takılan bir maskeden ibaret. Oysa gerçek incelik, alkışın olmadığı yerde; bir evin sessizliğinde en yakındakine gösterilen özende saklı.