İçinde olduğumuz bu sözde düzenin bize kazandırdığı iki uç nokta: Sessizlik ve çığlıklar. Biz ya susan ya da bağıran bir toplumuz. Normal durumlarla karşılaşmanın lütuf olarak görüldüğü kişileriz. Ekmek almaya gitmek, ülkeyi gezmek, eğitim görmek... Ekmek almaya giderken ölmek, ülkeyi gezerken ölmek ya da istismar edilmek, eğitim umuduyla gittiğin yerde açlıkla yoklukla savaşmak.
Ortası ne zaman olur bilemem ama biz borderline halkasında dönüp duran bir toplumuz. En uçlarda dolanıyoruz ki normali unutup bu sözde düzene ayak uydurabilelim. Ne zamandır ölümlere sessiz kalır olduk? Boğazımız mı düğümlendi yoksa bağırmaktan sesimiz mi kısıldı? ''Uzak durmak çocukların işidir; hayatın içinde ol, duyarsız kalma'' derler. Oysa görmezden gelmek, saklanmak veya tehlike karşısında gözlerini kapatmak ancak bir çocuğun masum sığınağı olabilir. Bir çocuk fırtına çıktığında başını yastığa gömer ve tehlikenin yok olacağını sanır. Ama biz yetişkiniz; ne gözlerimizi kapatarak üzerimize çöken bu karmaşayı yok edebiliriz ne de başımızı çevirerek yaşanan ölümleri, acı dolu yaşam mücadelemizi görmezden gelebiliriz.
Bizi bir arada tutması gereken toplumsal bağlar, uçlarda dolanmaktan aşındı. Normal olanın "mucize" sayıldığı bir iklimde, kanıksamak en büyük zehre dönüşüyor. "Bana dokunmayan yılan" kolaycılığına kaçıp hayatın kıyısına çekildikçe, o sınır hattı daha da daralıyor; en sonunda herkesi yutacak bir sessizlik çemberine dönüşüyor. Uçlarda yaşayıp normali unutmak, bu sözde düzene teslim olmanın en örtük yoludur.
Oysa hayatın tam ortasında durmak, sadece var olmak değildir; şahitlik etmektir, itiraz etmektir, "normal" olanı ısrarla talep etmektir. Saklanacak bir çocukluğumuz kalmadığına göre, bu sessizlik çemberini kırmak ve kendi sesimize yeniden sahip çıkmak zorundayız. Çünkü uzak durmak çocukça bir illüzyondur; insan kalabilmek ise ancak hayatın tam da o yangın yerinde, duyarsızlığa teslim olmadan ayakta durabilmektir.
Sen yanmazsan
Ben yanmazsam
Nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa?
Nâzım Hikmet Ran